30 Haziran 2012 Cumartesi

Yaz Gecesi, Rakı Sofrası ve Ahmet Kaya


Bazı insanlar vardır.Öldükten sonra değerleri anlaşılır.Ahmet kaya’da onlardan biri. Vatanından uzak yitip gitmiştir.Tek sitemi bunadır.Gerisine gülüp geçer.Tıpkı üzerine çatal fırlatanlara gülüp geçtiği gibi …

Saçlarına yıldız düşen anasıyla ağlatır.Fosso Necdatı’yla güldürür.Saza niye gelmedin diye sitem ederdi. Yorgun demokrattı o.’adı yılmaz kendi yılmaz’ der,selam çakardı son darbeyi kendisi gibi Paris’ten yiyen Yılmaz Güney’e …

Acaba kaç çocuk vardır çocukluğu bu şarkılarla geçsin. Durduk yere hüzünlensin.Babasının içtiği rakı kadehine bakıp gözleri dolsun.

Ahmet abimdi o benim.Kolay kolay abi demezdim birine.Ona derdim.Görmesem de,tanımasam da abi derdim.

Babamın işten yorgun geldiği geceler kafasını dağıtmaya hakkı vardı.Sıcak temmuz geceleri,güneş portakal gibi ufukta batarken,babam balkondaki barbeküye çıraları dizerdi.Hava kararmadan ateşi yakar,etleri yavaş yavaş koyardı.Kimseye kokusu gitmezdi.Duman, barbekünün bacasından havaya karışırdı.

Her gece yapmazdı bu güzelliği.Eve kanat,but,bonfile getirdiği zaman anlardık,bu gece ziyafet var.Bağırırdı ordan “saç kurutma makinesini getirin” diye.Götürür balkondaki prize takardık.Etler bir  an önce pişsin,alevler kızışsın diye üstüne tutardı barbekünün.Annemde kimse demeden  salondaki müzik setini açar,sesini sona getirirdi.Ahmet abimizde bize eşlik etsin diye.

90’lı yıllar olduğu için Ahmet Kaya popülerdi o zamanlar.Radyolarda (hele ki akşama doğru) Ahmet Kaya çalardı.Kendisine nankörlük etmediğimiz günlerdi.

Güneş yerini aya bırakmıştı.Kızıllığını güneş’ten alan ay, arz-ı endam ettiğinde babam çoktan çakır keyf olurdu.Balkonda kurulan sofrada, denize düşen ayın ışıkları eşliğinde arka fonda Ahmet abi’nin ‘Yakamoz’u’ babam gençliğine dair hikayeler anlatırdı.Annem, babam evde içince karışmazdı.Evde içmesi, dışarda içmesine nispeten daha iyiydi.Gözümüzün önünde babamı dinlerdik.Kimi zaman bende atılırdım söze.Çocukça sorularımın karşılığını beklerdim.Babam bazen dalıp giderdi uzaklara.Bir sessizlik çökerdi.Ağustos böceklerinin sesleri,Ahmet abinin sesine karışırdı.Biz susardık ve onların muhteşem düetinde kaybolurduk.

14 Haziran 2012 Perşembe

Charles Darwin' in Faşist Olduğu Gerçeği

                       
             


          Bu yazımda İngiliz biyolog Charles Darwin' in Türkler hakkındaki görüşlerini paylaşacağım. Kendisinin insanlık üzerine düşüncelerini aktarıcam. . Biliyorum ki ; doğrudan evrim teorisine karşı çıksam farklı şekilde algılanacağım. Karşı çıkmasam farklı şekilde algılanacağım. O yüzden objektif bir bakış açısıyla olaya yaklaşacağım. Yazdığı mektuplar ve düşünceleri sizi zaten bir sonuca ulaştıracaktır.


Yıllardır süregelen Avrupalı' nın gözünden Türk algısı, tamamiyle sakat bir düşüncenin ürünüdür. Bu sağlıksız bakış açısı art niyet doludur ve Türk düşmanlığı içerir. Sırf bu yüzden Türkler araplaştırılmış. Türkiye' yi bilmeyen oryantalistler " sizin memleketinizde deve varmış, doğru mu ? " sorusunu yönelten cahil Avrupalı' ların türemesinde etkili olmuşlardır.


Art niyet kokan bu Türk algısına Çanakkale Savaşları' nda da rastlamak mümkün. İşgalci komutanların askerlerine : " Türklerin eline düşmeyin. ölene kadar savaşın ve ölün ! Türklerin eline düşerseniz sizi yerler. Çünkü onlar açlar, vahşi yamyamlar ! " dedikleri biliniyor


Bir komutanın  düşmanını bu şekilde tasvir etmesi hoş olmasa bile şaşırtıcı değildir. Sonuçta bir savaşa giriyorsunuz ve düşmanınızı kötülemeniz normaldir. Ama bir bilim insanının faşizan fikirlere sahip olması son derece şaşırtıcı ve vahimdir.

Hele ki bilim tarihini sarsan bir teorinin sahibi iseniz bu faşizan fikirleriniz çalışmalarınıza da yansıyabilir. 


Darwin' e göre doğal ayıklama  sonucu doğada güçlü güçsüzü yok eder. Kendisi bu faşizan düşüncelerini  teorisine de yansıtmıştır. Ona göre bu mücadele ve çatışma ırklar arasında da var. Yüksek ırklar, aşağı ırkları yok ederek insanlık medeniyeti gelişecektir.


Ona göre yüksek ırk batılılar, türk milleti ve diğer ırklar aşağı ırk oluyor.


Kendisi şöyle der :


 " Doğal ayıklanmaya, elemeye dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla fayda sağladığını ve sağlamakta olduğunu ispat edebilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde Avrupa milletleri ne kadar büyük bir risk altında kalmıştı, ama artık  bugün Avrupa' nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor. 


Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, hayat mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar yok edileceğini görüyorum "

Kaynak : Francis Darwin, the life and letters of Charles Darwin, Vol. I, 1888. New York : D. Applecton and Company, s285 - 286




İşte ünlü biyolog Charles Darwin' in gerçek yüzü. Türkleri ve diğer milletleri,  Avrupa' lı sözde medeni milletlerin karşısında yok olup gitmesi gerektiğini düşünüyor. İnsanlık medeniyetinin bu şekilde ilerleyeceğini söylüyor. Bir bilim insanının bu şekilde düşünmesi ve ortaya attığı teorinin temellerini bu faşizan fikirlerinin üzerine kurması bilimsel bir facia değildir de nedir ?


Darwin bu kadarla da kalmıyor. İşte bir kitabında bizlerin de dahil olduğu milletleri nasıl da maymunlara benzetiyor :


 " Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları yeryüzünden tamamen silecek ve onların yerine geçecek. aynı zamanda insansı maymunlar da kuşkusuz elimine edilecekler. böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek. "
Kaynak : Charles Darwin, Desent Of Man ( İnsanın Türeyişi ), Chapter 6, 1871




Darwin' in bu görüşleri Avrupa' da yıllarca okundu. Yetişen politikacılar bu sağlıksız düşüncelerle Türkiye politikası uyguladılar


Çanakkale Savaşları' nda savaş bakanı Winston Churchill' ın İngiliz Kraliyet Hava kuvvetlerine hitaben yazdığı mektubunda  " medeni olamayan barbar kabilelere karşı zehirli gaz kullanabiliriz " telkininde bulunmuştu.


Yazımın başında da dediğim gibi doğrudan evrim teorisine karşı değilim. Tartışılmasından ve sorgulanmasından yanayım. Burada sadece teorinin temelleri hangi çarpık düşünceler üzerine kurulmuş, onu anlattım. Darwin' in apaçık Türk düşmanı, faşist bir bilim insanı olduğunu görmüş olduk. 


Teorisini doğrudan kestirip atmak yanlış olur. Akıl ve mantık doğrultusunda burada da yaptığımız gibi sorgulamamız gerekiyor. Bizleri alenen yok edilmesi gereken bir millet olarak görmesi, Darwin' i ne ölçüde ciddiye almamız gerektiği sorusunu, akıllarda soru işareti olarak bırakıyor.

































2 Haziran 2012 Cumartesi

Berbere Gidince Yaşanan Gergin Dakikalar

           

                       Uzun zaman sonra gitmişseniz mutlaka bir stres yaşarsınız.


Bi kere sıra beklerken o gün çıkmış bütün gazeteleri bitirirsiniz. Hiç ilgilenmediğiniz ekonomi sayfalarını bile okur, zamanın geçmesi için dua edersiniz.

Berber genelde tanıdıktır. Devamlı geldiğiniz bir ortam olmadığı için,  iyi gün dostu psikolojisi altında ezilirsiniz. Sizi traş edecek kişi kalfa ya da ona benzer biriyse stresli dakikalar yaşarsınız.

Yarım Türkçe`yle de olsa gayet ciddiyetle sorulan " nasıl olsun " tarzı soruyu duyar duymaz derdinizi anlatır ve bir daha para verinceye kadar konuşmamak üzere derin bir sükunete erersiniz.

Berber tanıdık değil kalfaysa yarrağa yemişsiniz demektir. Çünkü eleman isterse meslek hayatının en iyi traşını yapsın, yine de gözünüze giremez. Mutlaka ama mutlaka bir kusurunu yakalar, eve gelip aynaya bakınca ana avrad söversiniz.

Traş olurken aynı anda ülkenin hal ve gidişatını, futbol yorumlarını ve transfer söylentilerini de dinlemiş olursunuz. Piç bir müşteri orada bulunuyorsa karı kız muhabbeti açıldığı da görülür. Sizi farkederlerse susmalarından korkarsınız, üniversite okuduğunuzu anlamamaları için götünüzü yırtarsınız. Anlarlarsa ardı ardına gelecek olan " üniversitede kızlar teklif ediyormuş, doğru mu ? " gibi benzeri sorulara cevap vermek zorunda kalırsınız.

Televizyon devamlı açıktır. Haber saatine denk gelirseniz ortam gerginleşebilir. Yapılan yorumların ardından küfürler edilir, " haklı değil miyim ? ",  " doğru değil mi kardeş ? " sorularına hemen doğrular nitelikte " evet " der kurtulursunuz.

İşe alınan küçük bir velet her zaman vardır ve ezilir. Cicim ayları çoktan geçmiş artık o da azarlanmaya başlamıştır. Yaptığı hatalar göze çarparsa sesler yükselir, gözler üzerinde olur, çocuk bu heyecana dayanamaz ve mutlaka bir yanlışlık yapar. O esnada sizde gerim gerim gerilirsiniz.

Sağa, sola, geriye, öne doğru gide gele orospu olan kafanız berberin elinde kırk yıllık kevaşelere döner, artık istemsizce kafanıza siz yön verir, berberle bu konuda uyumlu bir şekilde çalışırsınız. Bu süreç zorludur, her babayiğit atlatamaz.

Siz traş olurken, traşı biten müşteriler olur. Onlara " sıhhatler olsun " demek en asli görevinizdir. Demeyen görülmemiştir. Demeyeni ne yaparlar bilmiyorum. Düşünmekte istemiyorum. Düşünmek için bok gibi zaman olduğu için " ulan bu sıhhatler olsun değil miydi ? " diye tespitlerde bulunursunuz.

Traşın bittiğinin habericisi, yüzünüzde hoyratça gezinen fırçanın sert darbeleridir. Berber bu konuda çok serttir ve hiç acımaz. Ama bir yandan da yüzünüzü rahatlatıp, kıllarınızı temizlediği için kendisine  minnettar kalırsınız.

İş bitmiştir ve deri koltuktan kalkma vakti gelmiştir. " Başka bir isteğiniz var mı ? " sorusuna " yok " dedikten sonra " sıhhatler olsun " diyenlere "eyvallah, sağolun " deyip bir an önce mekandan çıkmak için uğraşırsınız. Ortalığa çeki düzen veren berberi parayı vermek için beklenen sürede iki 20 ' lik bir 10' luk rahatlıkla bozulabilir. En sonunda sizi farkeder, parayı verir, " kolay gelsin " der çeker gidersiniz. 

     

31 Mayıs 2012 Perşembe

Şeyh Said' in Torunu Cannes' da Ödül Aldı


   
       Belçim Bilgin Erdoğan' dan bahsediyorum. Kendisi Şeyh Said' in torunu, Yılmaz Erdoğan' ın eşi.

Şeyh Said son zamanlarda sanki kürtler için isyan etmiş algısı yaratılıyor. Kürt kardeşlerimiz de buna kanıyor. Cumhuriyet ve devrim düşmanı, Atatürk karşıtı bir adamın yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar.


 

Açık söyleyeyim bu adam vatan hainidir . İngilizlerin desteğiyle mevcut düzene karşı çıkmıştır. Cumhuriyeti dinsizlik olarak görmüş, "din elden gidiyor" nidalarıyla ahaliyi isyana çağırmıştır.


Şimdi sorarım sizlere : Belçim Erdoğan dedesi olan bu adam hakkında kötü düşünebilir mi ? tabikii de düşünemez. Çünkü kürt kardeşlerimiz tutucu insanlardır. Hele ki işin içine aile bireyleri girince daha da tutucu olurlar.


Sonuç itibariyle ; Cumhuriyet' e ve Atatürk' e zamanında isyan etmiş, yabancı odakların desteğiyle maşa olarak kullanılmış hainlerin torunları bugün ; sinema, edebiyat, siyaset, eğitim, müzik gibi birçok alanda başarılı oluyor, ülkemizi temsil ediyor.


Örneğin Bülent Arınç, dedeleri Kubilay olayında yer almış, devrime karşı çıkmış. Ama adam ülke siyasetinde önemli bir yere sahip.


      




Açıkçası ben bundan rahatsız oluyorum. Kanı bozuk insanların ülkemi temsil etmelerini hazmedemiyorum. Samimiyetlerine inanmıyorum. Ataları, dedeleri hakkında kötü düşünecek halleri yok. İçten içe onları haklı bile buluyorlar. tabii bunu dışarıya yansıtmayarak içten pazarlıkçı oluyorlar.        
                   

25 Mayıs 2012 Cuma

Kemalizm, Ahmet Taner Kışlalı Ve Yılmaz Özdil Üzerine


Kemalizm nedir ? Bir ideolojiden öte kemalizm nedir ? Sürekli mi durağan mı ? Son zamanlarda bu sorularıma cevaplar aradım. Her geçen gün hortlayan Atatürk düşmanları bu merakımı daha da kamçıladı. Neydi bu insanların kemalist ideolojiyle alıp veremedikleri. Neydi bu kemalistlerin feryat figan bağırışları.

İşe öncelikle köşe yazarlarıyla başladım. Ee ne de olsa memlekette önüne gelen köşe yazarı oluyor. Bir kahvehanedeki Ahmet amca eksik. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Hükümet yanlısı ve anti militarist yazarlardan, her şeye muhalefet, kemalist yazarlara kadar her kesimden insanı okudum. Her birini anlamaya çalıştım. Olabildiğince tarafsız oldum. Kafama yatmayanları kestirip attım. Kendi iramdem ile bir sonuca ulaştım; bu ülkede siyah tam siyah, beyaz tam beyaz. Ortası yok.

Önüne gelen bir türkü tutturmuş. Onu çığırıyor. Empati denen şeyden eser yok. Ee güzel kardeşim yeni mi öğrendin bunu diyeceksiniz. Valla yeni öğrenmedim ama bu kadarını da beklemiyordum. Bu serzenişlerim Ahmet Taner Kışlalı’yı keşfedinceye kadar devam etti. O zamana kadar bir boşlukta gibiydim. Ayağımı nereye basmak istesem batıp gidiyordu. Kimi zaman bir akıntıya kapılıp gidiyordum. Her şey güzel iken bir tutarsızlık seziyor, başka bir akıntıya sürükleniyordum.

Asıl konudan uzaklaşmadan toparlayayım. Ahmet Taner Kışlalı 1999 yılında evinin önünde suikaste kurban giden bir akademisyen, aydın, kemalist. Kendisini keşfetmekte geç kaldığım için kendime kızsam da, hiç okumamazlıktan iyidir. Arayışım bir kemalistle sonlandı diyebilirim. Eninde sonunda taraf olacaktım. Bu ülkede taraf olmak, tarafsız olup gerçeklere kayıtsız kalmaktan daha iyidir. Ben tarafsızım diyen insanda ister istemez taraf oluyor aslında.

Ahmet Taner Kışlalı’yı diğer kemalistlerden ayıran şey; gerçekçi ve sorgulayıcı olması.”Atatürk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliliği” isimli kitabında da bunun izlerini görebiliriz.
Kalıplara bağlı kalmayan, her şeye körü körüne inanmayan eleştirel yapısından kitabın girişinde bahsetmiş:

Aziz Nesin yıllar önceki bir konuşmamız sırasında şöyle demişti:
“ -Geçmişte Atatürk’ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum. Her geçen gün gözümde küçüleceğine, tersine daha da büyüyor.”
Benzer aşamadan geçmiş bir kişi olarak, bu değerlendirmeyi gönülden paylaşmam zor değildi. Zaman bizleri değil, Mustafa Kemal’i haklı çıkarmıştı.
(Alıntıdır)


 
Bu yüzden “Atatürk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliliği” isimli belge nitelikli eseri okumanızı tavsiye ederim. Ebediyete ulaşmadan önce Vakit gazetesi tarafından fişlenip, resmi üzerine çarpı işareti atılmış, bir nevi infazı için dış güçler harekete geçmişti. Artık rahatlıkla büyük bir özgüvenle ‘kemalistim’ diyebiliyorsam,  bu Ahmet Taner Kışlalı’nın vesilesiyle olmuştur. Zaten Atatürk sevgisiyle büyüyen kalbim, mantığımı da bu yola itmişti. O ve onun gibiler unutulmayacak.

Gelelim Yılmaz Özdil’e;

Başlıktan da anlayacağınız üzere konularımdan biri de Yılmaz Özdil’di. Sorularıma cevap bulmak için girdiğim arayışta yazılarını okudum. Türk basınının amiral gemisi denilen Hürriyet’te 3.sayfada yazdığı için kendisine kayıtsız kalamazdım. İlk başta her şey güzel gidiyordu. Kaynağı popüler kültür olan, kara mizah yaparak yazdığı yazılar hoşuma gidiyordu. Öyle ki sosyal medya aracılığıyla, yazıları milyonlara ulaşıyor. Türkiye’nin en çok okunan köşe yazarlarından biri.

Buraya kadar her şey güzel. Taa ki bir yazısını beğenmeyip, kendisine attığım bir e-maili cevaplandırana kadar… 

“Holivut’un fethi” isimli yazısını beğenmemiştim (birazdan paylaşıcam).Kendisini eleştirdiğim bir e-mail gönderdim. Her yazısını beğenip “çok güzel olmuş” diye mesaj atıp,”teşekkür ederim” yanıtı alınca da havalara uçan insanlar gibi olmak istemedim. Sevdiğim bir yazara yapacağım en büyük iyilik düzeyli eleştiri olur diye düşündüm. Çünkü içi boş teşekkürlerin kimseye yararı yok.

Sağolsun geri dönüp attığı egosu yüksek mesaj karşısında madalyonun diğer yüzünü de görmüş oldum. Madalyonun diğer yüzünde, kemalizmi Atatürk düşmaları elinde oyuncak eden kemalistlerin varlığına şahit oldum. Kemalizmi dinsizlikle bir gören yobaz kafaların, bunu hangi gerekçelere göre savunduklarına bir bir şahit oldum. Cumhuriyetten önceki tarihini yok sayan, Osmanlı ‘ya ait ne varsa hatırlatılmasından rahatsız olan sözde kemalistlerle aynı havayı soluduğumu fark ettim.


İşte o yazısı ;

Holivut' un fethi


Yaptığım Eleştiri Ve Yılmaz Özdil ' in Bana Verdiği Karşılık :

Yılmaz Özdil yozdil@hurriyet.com.tr
24 Şubat

Kime: bana
Gerek yok diyorsan, Ahmet Altan'ı oku Küba.

______________________________
__
Kimden: küba gibiyim [kubagibiyim38@gmail.com]
Tarih: 23 Şubat 2012 Perşembe 13:10
Kime: Yılmaz Özdil
Konu: Eleştiri

bu bir eleştiri yazısıdır.zaten övmek istesem isminizin baş harflerinden akrostiş şiir yazar gönderirdim.

her neyse sizin sıkı bir takipçinizim.iyi bir okurunuzum.genç bir okurunuzum.kemalist,atatürk ilke ve inkilaplarına sahip çıkmaya çalışan,trakyalı,atatürk'ün hemşehrisi olan bir gencim.sizde her yazınızdan sonra ''helal olsun'' dedirten bir yazarsınız.

ama gel gelelim 21 şubat 2012 tarihli yazınız beni üzdü.berbarttı.ahmet altan'la karşılaştırdım.o bile daha iyiydi.

''holivut'un fethi'' başlıklı yazınız.hani ''fetih 1453'' filmine geçirdiğiniz yazınız.ne<http://z.ne> gereği vardı çok merak ettim.türkiye'de kırk yılda bir tarih filmi yapılır.çoğu bok gibi olur.emek verilmez.para harcanmaz.

adamlarda bu eksiği görmüşler.yahu azıcık ciddiye alalım şu işi demişler.para dökmüşler.zor bir konu seçmişler.öyle ki istanbul'un fethini anlatmışlar.bir film için detaylarla dolu bir konu.çağ açıp,çağ kapatan bir olay.

ama siz daha filme gitmeden kafada bitirmişsiniz filmi.bileti alırken yarın ki yazım bunu eleştirmek olsun niyetiyle girmişsiniz.

soruyorum ne gereği vardı.

bu filme gidecek olan izleyiciyi önyargılar içine sokmanın ne gereği vardı.

''muhteşem yüzyıl''  tarzı saçmalıklardan uzak,iyi niyetle tarihi film yapmaya çalışmışlar.cumhuriyet tarihinin en görkemli tarih filmini yapmışlar.tarihi sevdirmek için iyi bir neden.

acaba içinde milliyetçilik ve dini temalar oldukça çok olduğu için mi bu yanılgıya düştünüz.

bir kemaliste yakışmayan hareketller.

insanlarda sonra kemalistleri din düşmanı,cumhuriyet öncesini yok sayan,bu tarz filmlelere çamur atan kişilikler sanıyor.

örnek vermişsiniz.cennetin krallığı filminde selahaddin eyyubi,haçlıların komutanıyla ordularının önünde konuşuyorlar.bu sahne neredeyse her tarih filminde klişedir.savaştan önce diyaloğa giren komutanlar klişedir.fetih 1453 filminin bundan esinlenmeside son derece normaldir.

bu ve buna benzer örnekler vermişsiniz.bir nevi film tamamiyle arak demişsiniz.

benzerlikler her filmde,her sanat eserinde olabiliyor.

ama dediğim gibi ne gereği vardı.
 

12 Nisan 2012 Perşembe

İçimizde Bir Yer ...

                                     


                            


           


Bir kitap okurken hiç bu kadar yorulmamıştım.Bunu kötü anlamda söylemiyorum.O kadar derin bir eser ki,sayfa sayısı çok olmasa bile 1 haftada bitirebildim.Yorulmamın sebebi her bir cümlesinin içinde barındırdığı anlam.

İrdeleyerek ve çözümleyerek okumaya çalıştığım için yoğun bir zihinsel efor harcadım.Kitap Ahmet Altan’ın Aktüel dergisinde yayımlanan  yazılarının derlemesi.Başlıklar halinde çeşitli konulardan oluşuyor.Her bir konu içinde yazarın  olaylara felsefik yönden bakışını görüyoruz.Edebiyatın insan için vazgeçilmez oluşunu bu kitapla bir kez daha anlıyoruz.

Ve tabii kitabın önüne geçen ticari bir başarısı da var.1 milyon sattığı tescillenmiş bir kitap.Zamanında para üstü diye verilen bir kitabın, bu başarıya ulaşması şaşırtıcı değil.Ama okurlarının da benim gibi rahatsız olduğu bazı konular var ; Öncelikle Aktüel dergisinde Ahmet Altan’ın yazılarını takip edenler için bu kitap bir heyecan yaratmadı.Hatta kendilerine haksızlık yapıldığını düşünenler var.Benimde içinde bulunduğum bir güruh ise kitabın ticari başarısının,edebi anlamının önüne geçmesinden rahatsız oldu.

Normalde ülkemizde kitap okuma oranı düşük.Buradaki 1 milyon rakamı bizi yanıltmasın.Eserin ucuzluğu ve medyada yapılan reklamı sayesinde bu rakama ulaşıldı.Yoksa ülkemizde inanılmaz boyutlarda bir edebiyat merakı yok.Bu toplumsal bir gerçek.Elbette sırf merak ettiği için kitabı alan yazarın takipçileri mevcut.Ama sayılarının 1 milyona ulaşması imkansız.Kitabı okurum niyetiyle alıp kenara atan,yarısında sıkılıp rafa kaldıran birçok insan olmuştur.Oysaki eserin edebi boyutu çok derin ve ticari amaçlara alet edilmeyecek kadar hassas olunması gerekirdi.Belkide yazarın bir çaba harcamadan önceki yazılarını derlemesi yayınevini böyle bir ticari hedefe yöneltti.

Eserin içeriğinden çok toplumda yarattığı algıdan rahatsız oldum ve eleştirimi bu noktada yaptım.
Şimdi gelelim kitabın içeriğindeki  harika aforizmalara.Yazar kaleminin gücüyle içimizdeki o ayak basılmamış yerleri keşfetmemize yardımcı olmuş.Edebiyatın kudreti karşısında saygıyla eğilmeliyiz.



                 
İşte o aforizmalar ;



v  Zihnimizde ve ruhumuzda esip duran huzursuzluk rüzgarları,mükemmel bir tek düzeliği bozma göreviyle yaratıldığımız için hiç dinmeyecek.



v  Başkalarının da bize benzediğini görmekten bir teselli mi bulmalıyız.Yoksa başkalarına bu kadar benzemek bizi utandırmalı mı ?



v  -Gizlediğin her şeyi biliyorum.Bu  cümleyi duyduğunda bir dağ kartalının pençelerine yakalanmış zavallı bir saka kuşu gibi titremeyecek kimse yoktur,şu koskoca yeryüzünün üstünde



v  Yaşamak ,bir başka biri olmaya çalışmaktır.Söyleyemediğimiz sırlarımızı unutmaya çabalamak için kendimizi defalarca doğurmaktır.



v  Hayatımıza girmiş ve oradan ‘suçlu ilan edilmeden’ çıkmayı başarmış kaç kişi vardır ?



v  Geleceği merak ettiğim anları düşünüyorum da şimdi,hep yalnızdım o anlarda,gelecekle yalnızlık arasında bir bağ var gibi geliyor bana,insan yalnızken geleceği düşünüyor ve geleceği düşünmek insanı acıtıyor.



v  Biraz sonra dağılacak bir kalabalığa bakmak gibi geleceğe bakmak.



v  Tesadüfleri,onları yargılamadan hayatımıza almamız,onları kendi geleceğimize katmamız,onları zaten istememizdendi.



v  Mutsuz,sıkıntılı ,kezzaplı bir hayatın içinde bile bazen öylesine ölümsüz bir an vardır ki bütün hayatı o anla geçirebilirsiniz.



v  En aşık olduğumuzda huzursuzlanmamız,en huzurlu olduğumuzda anlaşılmaz bir şekilde sıkıntılarla sarsılmamız,bütünleşmeyi bir türlü başaramamızdan



v  Teslim olmaya en yakın olduğumuzda ,en çok sevdiğimizde yaşıyoruz en büyük kuşkuyu



Kendimizi taklit edemiyoruz.
Kendi sesimizi taklit edemiyoruz.
Bence kendi sarılışımızı da taklit edemiyoruz.
Sesimiz gibi sarılışımız da çok derinimizden,içimizden geliyor ve taklit edemeyeceğimiz kadar bize ait.  
            

9 Nisan 2012 Pazartesi

Aşkın Gözyaşları

                                      
                        

  
                                 
Hayatım boyunca okuduğum en güzel aşk romanıydı.Tabii yaşım daha genç,bu söz çok iddialı oldu.Ama gerçek bu.yazar Sinan Yağmur, aşkın ilahi yönünü çok güzel anlatmış.Su gibi akıp giden, okuru aşkın en saf haline götüren muhteşem bir eser.

Sinan Yağmur’u daha önce hiç duymamıştım.Kendisini keşfetmem ilk bu kitapla oldu.Doğrusu şaşırdım.İsmini Google’da arattığımda dahi hakkında detaylı bir bilgiye ulaşamadım.İlk kitabı ‘Tennure ve Ateş’, eserleri aşk ve tasavvuf üzerine …

Popüler kültürün bir parçası haline gelen Mevlana ve Şems’i ,ticari amaç güden paçavra kitapların arasından kurtarması ve aşka farklı bir bakış açısıyla yaklaşması edebiyata yeni bir soluk getirdi.Ergenlerin ağzında aşkı aşağılara düşüren yazar Elif Şafak’ın, ders alarak okuması gereken kitap; Aşkın Gözyaşları …

Kitap Mevlana  ve Şems’in birbirlerini tamamlamaları ve ilahi aşka ulaşmalarını anlatıyor.Tabii her aşkta olduğu gibi ayrılık,hüzün,gözyaşı,hasret ve özlem olmazsa olmaz.Birbirlerine yazdıkları mektuplar,Şems’in aşk için başını feda etmesi kitabın en etkileyici bölümleri.
 Altını çizerek okuduğum hoşuma giden kısımlarda oldu.         




Hoşuma giden bölümler ;


v  Aşkı güzel bir kızın gözlerinden alarak maddi ve beşeri bir aşk mecasından sonra tasavvufi  aşka yönelerek ilahi aşka erişmek Mevlana’da, bende  de olmamıştır.ilahi aşk arayışım efsane ve masallardaki gibi beşeri bir aşk sürecinden sonra olmamıştır.


v  Bütün aşklar gerçekte Allah işin aşktır.Aşk iyidir; çünkü ilahidir; ama aşıklar onun hakiki nesnesini tanımayacak olurlarsa o aldatıcı bir perde olarak kalır.
       Aşk,muhtaç olmayan Allah’ın bir sıfatıdır,
       Başka bir şeye duyulan aşk mecazdır.


v  Sarhoşluğun diğer bir sebebi,aşığın,sevgilisini gördüğünde duyduğu sevinçtir.Bu durumda sözü karışır ve aklı gittiğinden hareketleri değişir.Hatta bazen duyduğu bu sevinç,onu doğal bir neden öldürür.Bu doğal neden şudur; kalpteki kan,normalin çok üstünde yayılır (kan deveranı çok fazla süratlenir) ve dolayısıyla gerekli sıcaklığı taşıyan kan kalkpten çekilince,kalp soğuyarak ölüme neden olur.


v  Aşkın denklemi çözümsüz .Alışmak gerek sadece sevmeye.Sevilmeyi tatmadan da yaşamayı öğrenebilir insan.Ama birini sevmeyi,birine sımsıkı bağlanmayı mutlaka yaşamalı.İşte o zaman hayata bir bağlılık olur.


v  Siyaset şeytanın suyudur.Temizlenmek için elinizi suya dokunsanız; bütün bedeniniz,ruhunuz şeytana sayılmış demektir.


v  Tasavvuf ,aşk mezhebidir.Tasavvuf Allah karşısında yoksul olmaktır.O’nun karşısında yoksul ve acizz olmak,O’na muhtaç olduğumuzu kabul etmektir ve bu kabul ne kdar içten ve ihtraslı olursa,sevgiliye erişme konusunda o ölçüde şiddetli bir dürtüye dönüşür.


v  Adem bir buğday tanesi yediği için cennetten alındı.Allah onu dışarı çıkarmak istedi.O herhangi bir emri ihlal etmedi.Allah’In emirleri ihlal edilmekten beri kaldı.Yarın Allah büyük günah işlemiş binlerce insanı cennete alacaktır.O, bir isyan eyleminden dolayı Adem’i cennetten kovar mı ? Adem’in düşüşü,aşkın yüzünde hicaptır.Alemin kendisi bir hicaptır; dolayısıyla onda bulunan her şey de öyledir.


v  Kadın ve erkek arasındaki aşkta bu ilahi aşktan parçadır.Fakat bu dünyevi sevgi,aşk ve bu aşka götüren vasıtalar önünde bazen perde olur.Lakin günün birinde bu perde kalkacak hakiki gaye olan ‘Mahbup’ bütün ihtişamıyla tecelli edecektir.


v  Sevmek,sevilmekten çok daha kolaydır.Fakat âşıksanız hakiki Mahbup’a günün birinde mutlaka vasıl olursunuz.


v  Aşkta ölmeli,yok olunmalı ki gerçek dirilik olsun.


v  Her ruh aşkla nikâhlanmıştır.Ölmek ayrılış değil bilakis hakikatin gerdeğe girme halidir.