25 Mayıs 2012 Cuma

Kemalizm, Ahmet Taner Kışlalı Ve Yılmaz Özdil Üzerine


Kemalizm nedir ? Bir ideolojiden öte kemalizm nedir ? Sürekli mi durağan mı ? Son zamanlarda bu sorularıma cevaplar aradım. Her geçen gün hortlayan Atatürk düşmanları bu merakımı daha da kamçıladı. Neydi bu insanların kemalist ideolojiyle alıp veremedikleri. Neydi bu kemalistlerin feryat figan bağırışları.

İşe öncelikle köşe yazarlarıyla başladım. Ee ne de olsa memlekette önüne gelen köşe yazarı oluyor. Bir kahvehanedeki Ahmet amca eksik. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Hükümet yanlısı ve anti militarist yazarlardan, her şeye muhalefet, kemalist yazarlara kadar her kesimden insanı okudum. Her birini anlamaya çalıştım. Olabildiğince tarafsız oldum. Kafama yatmayanları kestirip attım. Kendi iramdem ile bir sonuca ulaştım; bu ülkede siyah tam siyah, beyaz tam beyaz. Ortası yok.

Önüne gelen bir türkü tutturmuş. Onu çığırıyor. Empati denen şeyden eser yok. Ee güzel kardeşim yeni mi öğrendin bunu diyeceksiniz. Valla yeni öğrenmedim ama bu kadarını da beklemiyordum. Bu serzenişlerim Ahmet Taner Kışlalı’yı keşfedinceye kadar devam etti. O zamana kadar bir boşlukta gibiydim. Ayağımı nereye basmak istesem batıp gidiyordu. Kimi zaman bir akıntıya kapılıp gidiyordum. Her şey güzel iken bir tutarsızlık seziyor, başka bir akıntıya sürükleniyordum.

Asıl konudan uzaklaşmadan toparlayayım. Ahmet Taner Kışlalı 1999 yılında evinin önünde suikaste kurban giden bir akademisyen, aydın, kemalist. Kendisini keşfetmekte geç kaldığım için kendime kızsam da, hiç okumamazlıktan iyidir. Arayışım bir kemalistle sonlandı diyebilirim. Eninde sonunda taraf olacaktım. Bu ülkede taraf olmak, tarafsız olup gerçeklere kayıtsız kalmaktan daha iyidir. Ben tarafsızım diyen insanda ister istemez taraf oluyor aslında.

Ahmet Taner Kışlalı’yı diğer kemalistlerden ayıran şey; gerçekçi ve sorgulayıcı olması.”Atatürk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliliği” isimli kitabında da bunun izlerini görebiliriz.
Kalıplara bağlı kalmayan, her şeye körü körüne inanmayan eleştirel yapısından kitabın girişinde bahsetmiş:

Aziz Nesin yıllar önceki bir konuşmamız sırasında şöyle demişti:
“ -Geçmişte Atatürk’ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum. Her geçen gün gözümde küçüleceğine, tersine daha da büyüyor.”
Benzer aşamadan geçmiş bir kişi olarak, bu değerlendirmeyi gönülden paylaşmam zor değildi. Zaman bizleri değil, Mustafa Kemal’i haklı çıkarmıştı.
(Alıntıdır)


 
Bu yüzden “Atatürk’e saldırmanın dayanılmaz hafifliliği” isimli belge nitelikli eseri okumanızı tavsiye ederim. Ebediyete ulaşmadan önce Vakit gazetesi tarafından fişlenip, resmi üzerine çarpı işareti atılmış, bir nevi infazı için dış güçler harekete geçmişti. Artık rahatlıkla büyük bir özgüvenle ‘kemalistim’ diyebiliyorsam,  bu Ahmet Taner Kışlalı’nın vesilesiyle olmuştur. Zaten Atatürk sevgisiyle büyüyen kalbim, mantığımı da bu yola itmişti. O ve onun gibiler unutulmayacak.

Gelelim Yılmaz Özdil’e;

Başlıktan da anlayacağınız üzere konularımdan biri de Yılmaz Özdil’di. Sorularıma cevap bulmak için girdiğim arayışta yazılarını okudum. Türk basınının amiral gemisi denilen Hürriyet’te 3.sayfada yazdığı için kendisine kayıtsız kalamazdım. İlk başta her şey güzel gidiyordu. Kaynağı popüler kültür olan, kara mizah yaparak yazdığı yazılar hoşuma gidiyordu. Öyle ki sosyal medya aracılığıyla, yazıları milyonlara ulaşıyor. Türkiye’nin en çok okunan köşe yazarlarından biri.

Buraya kadar her şey güzel. Taa ki bir yazısını beğenmeyip, kendisine attığım bir e-maili cevaplandırana kadar… 

“Holivut’un fethi” isimli yazısını beğenmemiştim (birazdan paylaşıcam).Kendisini eleştirdiğim bir e-mail gönderdim. Her yazısını beğenip “çok güzel olmuş” diye mesaj atıp,”teşekkür ederim” yanıtı alınca da havalara uçan insanlar gibi olmak istemedim. Sevdiğim bir yazara yapacağım en büyük iyilik düzeyli eleştiri olur diye düşündüm. Çünkü içi boş teşekkürlerin kimseye yararı yok.

Sağolsun geri dönüp attığı egosu yüksek mesaj karşısında madalyonun diğer yüzünü de görmüş oldum. Madalyonun diğer yüzünde, kemalizmi Atatürk düşmaları elinde oyuncak eden kemalistlerin varlığına şahit oldum. Kemalizmi dinsizlikle bir gören yobaz kafaların, bunu hangi gerekçelere göre savunduklarına bir bir şahit oldum. Cumhuriyetten önceki tarihini yok sayan, Osmanlı ‘ya ait ne varsa hatırlatılmasından rahatsız olan sözde kemalistlerle aynı havayı soluduğumu fark ettim.


İşte o yazısı ;

Holivut' un fethi


Yaptığım Eleştiri Ve Yılmaz Özdil ' in Bana Verdiği Karşılık :

Yılmaz Özdil yozdil@hurriyet.com.tr
24 Şubat

Kime: bana
Gerek yok diyorsan, Ahmet Altan'ı oku Küba.

______________________________
__
Kimden: küba gibiyim [kubagibiyim38@gmail.com]
Tarih: 23 Şubat 2012 Perşembe 13:10
Kime: Yılmaz Özdil
Konu: Eleştiri

bu bir eleştiri yazısıdır.zaten övmek istesem isminizin baş harflerinden akrostiş şiir yazar gönderirdim.

her neyse sizin sıkı bir takipçinizim.iyi bir okurunuzum.genç bir okurunuzum.kemalist,atatürk ilke ve inkilaplarına sahip çıkmaya çalışan,trakyalı,atatürk'ün hemşehrisi olan bir gencim.sizde her yazınızdan sonra ''helal olsun'' dedirten bir yazarsınız.

ama gel gelelim 21 şubat 2012 tarihli yazınız beni üzdü.berbarttı.ahmet altan'la karşılaştırdım.o bile daha iyiydi.

''holivut'un fethi'' başlıklı yazınız.hani ''fetih 1453'' filmine geçirdiğiniz yazınız.ne<http://z.ne> gereği vardı çok merak ettim.türkiye'de kırk yılda bir tarih filmi yapılır.çoğu bok gibi olur.emek verilmez.para harcanmaz.

adamlarda bu eksiği görmüşler.yahu azıcık ciddiye alalım şu işi demişler.para dökmüşler.zor bir konu seçmişler.öyle ki istanbul'un fethini anlatmışlar.bir film için detaylarla dolu bir konu.çağ açıp,çağ kapatan bir olay.

ama siz daha filme gitmeden kafada bitirmişsiniz filmi.bileti alırken yarın ki yazım bunu eleştirmek olsun niyetiyle girmişsiniz.

soruyorum ne gereği vardı.

bu filme gidecek olan izleyiciyi önyargılar içine sokmanın ne gereği vardı.

''muhteşem yüzyıl''  tarzı saçmalıklardan uzak,iyi niyetle tarihi film yapmaya çalışmışlar.cumhuriyet tarihinin en görkemli tarih filmini yapmışlar.tarihi sevdirmek için iyi bir neden.

acaba içinde milliyetçilik ve dini temalar oldukça çok olduğu için mi bu yanılgıya düştünüz.

bir kemaliste yakışmayan hareketller.

insanlarda sonra kemalistleri din düşmanı,cumhuriyet öncesini yok sayan,bu tarz filmlelere çamur atan kişilikler sanıyor.

örnek vermişsiniz.cennetin krallığı filminde selahaddin eyyubi,haçlıların komutanıyla ordularının önünde konuşuyorlar.bu sahne neredeyse her tarih filminde klişedir.savaştan önce diyaloğa giren komutanlar klişedir.fetih 1453 filminin bundan esinlenmeside son derece normaldir.

bu ve buna benzer örnekler vermişsiniz.bir nevi film tamamiyle arak demişsiniz.

benzerlikler her filmde,her sanat eserinde olabiliyor.

ama dediğim gibi ne gereği vardı.
 

12 Nisan 2012 Perşembe

İçimizde Bir Yer ...

                                     


                            


           


Bir kitap okurken hiç bu kadar yorulmamıştım.Bunu kötü anlamda söylemiyorum.O kadar derin bir eser ki,sayfa sayısı çok olmasa bile 1 haftada bitirebildim.Yorulmamın sebebi her bir cümlesinin içinde barındırdığı anlam.

İrdeleyerek ve çözümleyerek okumaya çalıştığım için yoğun bir zihinsel efor harcadım.Kitap Ahmet Altan’ın Aktüel dergisinde yayımlanan  yazılarının derlemesi.Başlıklar halinde çeşitli konulardan oluşuyor.Her bir konu içinde yazarın  olaylara felsefik yönden bakışını görüyoruz.Edebiyatın insan için vazgeçilmez oluşunu bu kitapla bir kez daha anlıyoruz.

Ve tabii kitabın önüne geçen ticari bir başarısı da var.1 milyon sattığı tescillenmiş bir kitap.Zamanında para üstü diye verilen bir kitabın, bu başarıya ulaşması şaşırtıcı değil.Ama okurlarının da benim gibi rahatsız olduğu bazı konular var ; Öncelikle Aktüel dergisinde Ahmet Altan’ın yazılarını takip edenler için bu kitap bir heyecan yaratmadı.Hatta kendilerine haksızlık yapıldığını düşünenler var.Benimde içinde bulunduğum bir güruh ise kitabın ticari başarısının,edebi anlamının önüne geçmesinden rahatsız oldu.

Normalde ülkemizde kitap okuma oranı düşük.Buradaki 1 milyon rakamı bizi yanıltmasın.Eserin ucuzluğu ve medyada yapılan reklamı sayesinde bu rakama ulaşıldı.Yoksa ülkemizde inanılmaz boyutlarda bir edebiyat merakı yok.Bu toplumsal bir gerçek.Elbette sırf merak ettiği için kitabı alan yazarın takipçileri mevcut.Ama sayılarının 1 milyona ulaşması imkansız.Kitabı okurum niyetiyle alıp kenara atan,yarısında sıkılıp rafa kaldıran birçok insan olmuştur.Oysaki eserin edebi boyutu çok derin ve ticari amaçlara alet edilmeyecek kadar hassas olunması gerekirdi.Belkide yazarın bir çaba harcamadan önceki yazılarını derlemesi yayınevini böyle bir ticari hedefe yöneltti.

Eserin içeriğinden çok toplumda yarattığı algıdan rahatsız oldum ve eleştirimi bu noktada yaptım.
Şimdi gelelim kitabın içeriğindeki  harika aforizmalara.Yazar kaleminin gücüyle içimizdeki o ayak basılmamış yerleri keşfetmemize yardımcı olmuş.Edebiyatın kudreti karşısında saygıyla eğilmeliyiz.



                 
İşte o aforizmalar ;



v  Zihnimizde ve ruhumuzda esip duran huzursuzluk rüzgarları,mükemmel bir tek düzeliği bozma göreviyle yaratıldığımız için hiç dinmeyecek.



v  Başkalarının da bize benzediğini görmekten bir teselli mi bulmalıyız.Yoksa başkalarına bu kadar benzemek bizi utandırmalı mı ?



v  -Gizlediğin her şeyi biliyorum.Bu  cümleyi duyduğunda bir dağ kartalının pençelerine yakalanmış zavallı bir saka kuşu gibi titremeyecek kimse yoktur,şu koskoca yeryüzünün üstünde



v  Yaşamak ,bir başka biri olmaya çalışmaktır.Söyleyemediğimiz sırlarımızı unutmaya çabalamak için kendimizi defalarca doğurmaktır.



v  Hayatımıza girmiş ve oradan ‘suçlu ilan edilmeden’ çıkmayı başarmış kaç kişi vardır ?



v  Geleceği merak ettiğim anları düşünüyorum da şimdi,hep yalnızdım o anlarda,gelecekle yalnızlık arasında bir bağ var gibi geliyor bana,insan yalnızken geleceği düşünüyor ve geleceği düşünmek insanı acıtıyor.



v  Biraz sonra dağılacak bir kalabalığa bakmak gibi geleceğe bakmak.



v  Tesadüfleri,onları yargılamadan hayatımıza almamız,onları kendi geleceğimize katmamız,onları zaten istememizdendi.



v  Mutsuz,sıkıntılı ,kezzaplı bir hayatın içinde bile bazen öylesine ölümsüz bir an vardır ki bütün hayatı o anla geçirebilirsiniz.



v  En aşık olduğumuzda huzursuzlanmamız,en huzurlu olduğumuzda anlaşılmaz bir şekilde sıkıntılarla sarsılmamız,bütünleşmeyi bir türlü başaramamızdan



v  Teslim olmaya en yakın olduğumuzda ,en çok sevdiğimizde yaşıyoruz en büyük kuşkuyu



Kendimizi taklit edemiyoruz.
Kendi sesimizi taklit edemiyoruz.
Bence kendi sarılışımızı da taklit edemiyoruz.
Sesimiz gibi sarılışımız da çok derinimizden,içimizden geliyor ve taklit edemeyeceğimiz kadar bize ait.  
            

9 Nisan 2012 Pazartesi

Aşkın Gözyaşları

                                      
                        

  
                                 
Hayatım boyunca okuduğum en güzel aşk romanıydı.Tabii yaşım daha genç,bu söz çok iddialı oldu.Ama gerçek bu.yazar Sinan Yağmur, aşkın ilahi yönünü çok güzel anlatmış.Su gibi akıp giden, okuru aşkın en saf haline götüren muhteşem bir eser.

Sinan Yağmur’u daha önce hiç duymamıştım.Kendisini keşfetmem ilk bu kitapla oldu.Doğrusu şaşırdım.İsmini Google’da arattığımda dahi hakkında detaylı bir bilgiye ulaşamadım.İlk kitabı ‘Tennure ve Ateş’, eserleri aşk ve tasavvuf üzerine …

Popüler kültürün bir parçası haline gelen Mevlana ve Şems’i ,ticari amaç güden paçavra kitapların arasından kurtarması ve aşka farklı bir bakış açısıyla yaklaşması edebiyata yeni bir soluk getirdi.Ergenlerin ağzında aşkı aşağılara düşüren yazar Elif Şafak’ın, ders alarak okuması gereken kitap; Aşkın Gözyaşları …

Kitap Mevlana  ve Şems’in birbirlerini tamamlamaları ve ilahi aşka ulaşmalarını anlatıyor.Tabii her aşkta olduğu gibi ayrılık,hüzün,gözyaşı,hasret ve özlem olmazsa olmaz.Birbirlerine yazdıkları mektuplar,Şems’in aşk için başını feda etmesi kitabın en etkileyici bölümleri.
 Altını çizerek okuduğum hoşuma giden kısımlarda oldu.         




Hoşuma giden bölümler ;


v  Aşkı güzel bir kızın gözlerinden alarak maddi ve beşeri bir aşk mecasından sonra tasavvufi  aşka yönelerek ilahi aşka erişmek Mevlana’da, bende  de olmamıştır.ilahi aşk arayışım efsane ve masallardaki gibi beşeri bir aşk sürecinden sonra olmamıştır.


v  Bütün aşklar gerçekte Allah işin aşktır.Aşk iyidir; çünkü ilahidir; ama aşıklar onun hakiki nesnesini tanımayacak olurlarsa o aldatıcı bir perde olarak kalır.
       Aşk,muhtaç olmayan Allah’ın bir sıfatıdır,
       Başka bir şeye duyulan aşk mecazdır.


v  Sarhoşluğun diğer bir sebebi,aşığın,sevgilisini gördüğünde duyduğu sevinçtir.Bu durumda sözü karışır ve aklı gittiğinden hareketleri değişir.Hatta bazen duyduğu bu sevinç,onu doğal bir neden öldürür.Bu doğal neden şudur; kalpteki kan,normalin çok üstünde yayılır (kan deveranı çok fazla süratlenir) ve dolayısıyla gerekli sıcaklığı taşıyan kan kalkpten çekilince,kalp soğuyarak ölüme neden olur.


v  Aşkın denklemi çözümsüz .Alışmak gerek sadece sevmeye.Sevilmeyi tatmadan da yaşamayı öğrenebilir insan.Ama birini sevmeyi,birine sımsıkı bağlanmayı mutlaka yaşamalı.İşte o zaman hayata bir bağlılık olur.


v  Siyaset şeytanın suyudur.Temizlenmek için elinizi suya dokunsanız; bütün bedeniniz,ruhunuz şeytana sayılmış demektir.


v  Tasavvuf ,aşk mezhebidir.Tasavvuf Allah karşısında yoksul olmaktır.O’nun karşısında yoksul ve acizz olmak,O’na muhtaç olduğumuzu kabul etmektir ve bu kabul ne kdar içten ve ihtraslı olursa,sevgiliye erişme konusunda o ölçüde şiddetli bir dürtüye dönüşür.


v  Adem bir buğday tanesi yediği için cennetten alındı.Allah onu dışarı çıkarmak istedi.O herhangi bir emri ihlal etmedi.Allah’In emirleri ihlal edilmekten beri kaldı.Yarın Allah büyük günah işlemiş binlerce insanı cennete alacaktır.O, bir isyan eyleminden dolayı Adem’i cennetten kovar mı ? Adem’in düşüşü,aşkın yüzünde hicaptır.Alemin kendisi bir hicaptır; dolayısıyla onda bulunan her şey de öyledir.


v  Kadın ve erkek arasındaki aşkta bu ilahi aşktan parçadır.Fakat bu dünyevi sevgi,aşk ve bu aşka götüren vasıtalar önünde bazen perde olur.Lakin günün birinde bu perde kalkacak hakiki gaye olan ‘Mahbup’ bütün ihtişamıyla tecelli edecektir.


v  Sevmek,sevilmekten çok daha kolaydır.Fakat âşıksanız hakiki Mahbup’a günün birinde mutlaka vasıl olursunuz.


v  Aşkta ölmeli,yok olunmalı ki gerçek dirilik olsun.


v  Her ruh aşkla nikâhlanmıştır.Ölmek ayrılış değil bilakis hakikatin gerdeğe girme halidir.

8 Şubat 2012 Çarşamba

ORHAN PAMUK İLE CEVDET BEY VE OĞULLARI

                                   

                                                 ORHAN PAMUK ÜZERİNE ...


     
   Aslında o kadar çok söylenecek söz var ki üzerine ...
Sadece nereden başlayacağımı bilemedim.

Bir önceki yazımda da sizlere Ahmet Altan'dan bahsetmiştim.Yani hep olaylı yazarlardan bahsediyorum.Bu bir tesadüf mü bilemem.Ama emin olduğum birşey var ki,bu ülkede önyargılar kolay kolay yıkılmıyor.Haliyle bu önyargılar yazarlara da sıçrıyor.Halk bazı şeyleri görememeye başlıyor.


Peki bu durumda ne yapalım? Oturup bir küfürde biz mi saydıralım.Linç mi edelim.''ya sev,ya terket'' mi diyelim.Başarılarını görmezden mi gelelim.

Tabiki de  hayır !

İşte bu yüzden linç politikası uygulanan yazarları ele almaya başladım.Az önce, bir önceki yazımın Ahmet Altan üzerine olması tesadüf mü? sorusunun bir tesadüf olmadığını belirtmek isterim.Siyasi görüşleri ve polemikleri beni ilgilendirmez diyen tayfadanım.İlgilendirse bile o görüşüne katılmam,olur biter.Ama oturup da burada sıkıcı,salon edebiyatı tahlilleride yapmam.Blogdaki vizyonum; buraları okuyan az sayıda insanın kitaplar üzerine az çok bilgisinin olmasıdır.Çok kitap okuduğum için söylemiyorum bunu.Okuma oranı Afrika'dan bile geride olan ülkem için söylüyorum.

75 milyon nüfuslu bir ülkede, eğer ki  450 bin kişinin kütüphane kaydı varsa,ben burda Orhan Pamuk'u anlatmıycam da kimi anlatıcam.Üstelik hakkında yazacağım kişi Nobel Edebiyat Ödülü almışsa ...

Gurur kaynağımız Orhan Pamuk'un ilk romanı Cevdet Bey ve Oğulları'dır.Kitabın ilk ismi Karanlık ve Işık olup,1979 yılında bu isimle katıldığı Milliyet Roman Yarışması'nda birincilik kazanmıştır.Kitabın ismini değiştirip yayınlaması ise 1982 yılını bulmuştur.1983 yılında bu kitapla Orhan Pamuk Roman Ödülünü kazanmıştır.

 Orhan Pamuk'un  romancılığı postmodern roman kategorisinde sayılmaktadır.Hatta kendisi (birazdan değineceğim) Cevdet Bey ve Oğulları kitabının başka dillere çevrilmesini biraz geçiktirmiştir.Bunu da postmodern romancı kimliğiyle,romanın çelişmesinden endişelenerek yaptığı  söylenir.Çünkü Cevdet Bey ve Oğulları romanı klasik bir tarzda yazılmıştır.

Bu bakımdan Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarların arasında sayılır.Çünkü bu yazarlarda da doğu -batı hesaplaşması estetik bir dille anlatılır.

Yazarı  daha çok (birazdan değineceğim) Cevdet Bey ve Oğulları üzerinden anlatmak istiyorum.Romana 22 yaşında başlayıp,26 yaşında bitirmiştir.4 yıllık çalışmasının sonucu (şahsi kanaatim) mükemmel olmuştur.Hele ki genç yaşta böylesine ciddi bir işin altından kalkabilmesi başarıdır.

  • Romanı, neredeyse teknik bilgiye kaçan,ayrıntılara kafayı takan bir tutumla yazmıştır.Buna rağmen kitap kendini okutturuyor ve peşinden sürükleniyorsunuz.

  • Bir diğer konu; yazarın, romana kendi aile yaşantısından ve çevresinden olduça şey katmasıdır.Zaten Orhan Pamuk'un zengin ve geniş bir aileden gelmesi bunu tetiklemektedir.

  •   Aynı zamanda romanda Ahmet Hamdi Tanpınar'dan ve Alman yazar Thomas mann'den etkiler vardır.Özellikle romanın sonlarına doğru, yazarın Ahmet karakterine hissettirdikleri romanda Ahmet Hamdi Tanpınar etkisi olduğunu gösterir.Bazı eleştirmenler ise Pamuk'un;Thomas Mann'in, Buddenbrock Ailesi romanından esinlendiğini söyler.

    
  
  •  Yazarın her romanında  rastlayabileceğimiz; kendinden menkul,iç çalkantıları ve kararsızlıkları olan karakter tipi ilk olarak bu romanda görülmeye başlamıştır.Yazara bu konuyla ilgili sorulan bir soru-cevap esnasında yazar;üstü kapalı,kaçamak bir cevap vermiştir.Kimi okurlar bu tip karakterden sıkılmış durumda.



                           
                                         CEVDET BEY VE OĞULLARI 



   
          Meşrutiyet yönetiminden,Cumhuriyete ve Cumhuriyet sonrası döneme kadar bir ailenin üç kuşağını anlatan ve Türkiye'nin yakın tarihini gözler önüne seren harika bir roman.


 Roman sırasıyla ; Cevdet Bey'in oğlu Refik ve onun oğlu Ahmet'in hayatları üzerinden üç bölüme ayrılmıştır.


 Birinci bölümde Cevdet Bey'in bir günü anlatılmaktadır.Devrimci abisiyle ilişkileri,evlilik hazırlıkları ve ticari hayatı bir gün içerisine güzelce sığdırılmış.


 İkinci bölüm,(bana göre) Cevdet Bey'in oğlu Refik üzerine kurulu.İç çekişmeleri,ülke sorunlarıyla ilgilenmesi,''hayat nedir?'' sorusunu sürekli kendisine sorması,Muhittin ve Ömer ile (arkadaşları) yaptığı buluşma -
 larda hayatlarını gözden geçirme üzerinde durulur.


 Üçüncü bölümde,Refik'in oğlu olan Ahmet'in bir günü anlatılmakta.Ressam olan Ahmet'in yaptığı sanatla ilgili sorgulamaları,sevgilisiyle girdiği sohbetler,babannesi Nigan Hanım,70'li yıllardaki darbe söylentileri ve ülkenin siyasi durumu anlatılmakta.

 Birçok okur son bölümde karşımıza çıkan Ahmet'in ressamlığından yola çıkarak karakteri Orhan Pamuk'a benzetir.



Karakter Analizi :


  Cevdet Bey : Romanın ilk bölümünden yola çıkarsak,Cevdet Bey'in etliye sütlüye karışmayan,sakin yapılı,utangaç,kendini daha çok ticari işlerine veren  bir adam olduğunu görürüz.Hayattaki en büyük ideali,evlenerek itibarlı bir aile kurmak ve işlerini daha da ileriye götürmektir.

  İkinci bölümde  Cevdet Bey'de yaşlılığın izlerini görürüz.Kendine meşgale araması,unutkanlığından muzdarip olması,özellikle iş hayatından geri çekilmek  zorunda kalması onu oldukça üzer.Ardından Yarım Asırlık Ticari Hayatım isimli otobiyogrofisine başlar ve yarım kalır.



  Refik : Cevdet Bey'in oğlu olan Refik, babasından çok farklı bir karaktere sahiptir.İyimser,sakin,yarı saf bir yapıya sahiptir.Yaşamı, Hayatın anlamı nedir? sorusunu aramakla geçer.Onu diğerlerinden ayıran; her şeyi olan, zengin bir tüccar olmasına rağmen iç çekişmeleri yüzünden değiştirmeye çalıştırdığı hayatıdır.

   Kemah'a arkadaşını ziyarete gitmesi,doğuda edindiği izlenimler onu kitap yazmaya sürükler.Okuduğu kitaplardan da etkilenerek ülkeye özelliklede köylere (aklın ışığı) aydınlık gelmesini yürekten ister.Kitabı,Tarım Bakanlığı tarafından basılır fakat istediği ilgiyi göremez.Hatta eleştirilir.

    İstanbul'a geri döndüğünde kitap okuma alışkanlığı devam eder.Farklı arayışlar içine girer.Bir yayınevi kurar,çeviri yapar.Fakat işler beklendiği gibi gitmez.İflas eder ve eşinden ayrılır.

   Roman bana göre Refik'in romanıdır.



  Ömer : Refik'in, Mühendislik Mektebi'nden arkadaşıdır.Yaşadığı Londra deneyiminden sonra Türkiye'ye bir Rastignac (Balzac'ın bir roman karakteri) olarak geri döndüğünü düşünür.Kendini fatih olarak tanımlar.Hırsı ve azmiyle diğer insanlardan farklı olduğunu düşünür.Kibirlidir.Başından bir nişanlılık geçer.Fakat evliliği kendine uygun göremediği için cayar.Kemah'ta bir demiryolu işinde çalışır.Toprak ağası olur.Romanın üçüncü bölümünde, Ahmet'ten  evlendiğini öğreniriz.



   Muhittin : Refik ve Ömer'in yine Mühendislik Mektebi'nden arkadaşıdır.Grubun diğer bir üyesidir.Alaycı bir yapısı vardır.Şairdir.Yalnızlık ve ölüm temalı şiirler yazar.30 yaşına geldiğinde iyi bir şair olamadığı takdirde kendini öldüreceğini iddia eder.Babası,birinci dünya savaşı'nda savaşmış bir askerdir.Onun gibi olmak istememektedir.Ama bir gece meyhanede oturuken tanıştığı Mahir Altaylı onun hayatını değiştirir.Muhittin bir dönüşüm yaşar ve kendini Türkçü (Turancı) yayınlar yapan bir dergiye şiir yazarken bulur.Ardından Mahir Altaylı ve ekibiyle anlaşamaz ve kendini bu Türkçülük macerasının dışında bulur.Romanın üçüncü bölümünde,Ahmet'ten Muhittin Nişancı'nın Adalet Partisi'nden milletvekili olduğunu öğreniriz.



   Nigan Hanım : Cevdet Bey'in eşidir.Şükrü Paşa'nın kızıdır.Cevdet Bey'in ölümünden sonra devamlı Cevdet Bey'in yokluğundan dem vurur.Ailesinin dirlik ve birlik içinde yaşaması taraftarıdır.Kitabın sonu ölümüyle birlikte biter.


   Osman : Cevdet Bey'in en büyük oğludur.Cevdet Bey'in ölümünden sonra evde kendini varlığını daha da hissettirir.Ev-iş-aile arasında sürüp giden bir hayatı olmuştur.Bir metresinin olması hayatını canlı kılan tek şeydir.




Roman üzerine şahsi düşüncelerim :


  •    Bu roman az önce de belirttiğim gibi Refik üzerinde kurulmuştur.Hayatı sorgulaması ve anlamaya çalışması romanın ilk ismini bile etkilemiş.Yazar baştan romanın adını  Karanlık ve Işık diye düşünmüştür.


  •    Romanın üçüncü bölümünde,Ahmet'ten öğrendiğimize göre Refik kanserden ölmüştür.Üstelik karısı Perihan'dan ayrılması beni çok şaşırtmıştı.Ama beni en çok şaşırtan Perihan'ın, Avukat Cenap Sorar'la evlenmesi oldu.Romanı dikkatli okuyanlar Avukat Cenap Sorar'ı ,Osman'ın oğlu Cemil'in sünnet düğününden hatırlayacaktır.Perihan ile Refik arasında geçen kısa diyalogta onun da adı geçmişti.Benim için beklenmedik bir evlilikti.


  • Muhittin'in üçüncü bölümde milletveki olduğunu öğrenmem yine beni şaşırtmıştı.


  •    Nigan hanım'ın ölümünden sonra ailenin (özellikle Ahmet'in) aşırı soğukkanlılığına hayret ettim.




























































4 Şubat 2012 Cumartesi

AHMET ALTAN VE KILIÇ YARASI GİBİ


''Hakiki aşk kılıç yarası gibidir.yarası kapanır ama izi kalır.''



    Hayata at gözlüğüyle bakan insan,edebiyata da aynı şekilde bakar diye düşünüyorum.Sırf bu yüzden bazı yazarları kafasınca fişleyen,sonra da onları okumayan,okuyanlara ön yargıyla bakan insanlar var.Haliyle bu aykırı yazarlar daha ilgi çekici olmaya başlıyor.Yasak olan, insana her zaman daha cezbedici gelir ya,Ahmet Altan'da bana öyle gelmeye başlamıştı.


Kimdi bu adam? Kitapları, 80'ler Türkiye'sinde yakılan,hakkında sayısız dava açılan,her dönem eleştirilen,yazıları olay olan adam kimdi ?


Bunlara rağmen ödüllere layık görülen,sadece bir kitabıyla,  1 milyon satış rakamına ulaşan,kendine özgü kitlesiyle edebiyata damgasını vuran bu adam kimdi ?


Ahmet Altan'dı bu adam ... bazı kesimlerde adını duyulunca bile nefret uyandıran,hatta ''vatan haini''  olarak görülen adam; Ahmet Altan.


Kitabını anlatmadan önce yazarı anlatmak istedim.Çünkü bir kitabı okumadan önce yazarını tanımaya ve anlamaya meraklıyım.Eminim ki benim gibi birçok insanda böyle düşünüyordur.Kitap okumak sadece  kitap okumak değildir.Yazarla da aranızda bir bağ oluşur.Bu oluşan bağda mahremdir.Farklı etkileşimler yaşarsınız,herkesin anlayabileceği tarzda değildir. Kitap okumayı, yalnızca okumaktan ibaret görmeyen insanlar bu dediğimi daha iyi anlar.



                                              KILIÇ YARASI GİBİ


  İçerisinde birden fazla hayat ve birden fazla karakterin yaşamını tek bir dönem içerisinde anlatan mükemmel bir kitap.Sultan Abdülhamit'in baskıcı rejimi altında,istibdat yönetimine karşı  olan meşrutiyet yanlılarından tutun da,Unkapanı'ndaki bir tekkede zikir esnasında orgazm olan kadınlara kadar sayısız değişik olay akıcı bir dille anlatılmış.


Romanlarında cinsellik ve kadın temasına değinmeden edemeyen yazarı en iyi anlatan roman olmuştur.Bir kadının ne kadar tehlikeli olabileceğini bizlere göstermiştir.Tutku,kin ve nefretin bir kadını nasıl öldürücü kılabildiğini anlamamıza yardımcı olmuştur.


Aynı zamanda batı ile doğunun,alaturka ve alafranga yaşantıların kesişmesi,birbirleriyle olan etkileşimini iki kadın üzerinden anlatılması o dönemi daha iyi anlayabilmemize neden olmuştur.


Yazar birçok konuyu içinde barındıran ve aralarındaki ilişkileri koparmayan karakterleri ve olayları akıcı ve anlaşılır bir dille anlatarak başarıya ulaşmış.Ortaya güzel bir edebi ürün çıkmıştır.Yunus Nadi ödülüne layık görülmesi bunu bir kez daha kanıtlamıştır.


Romandaki ilginç detaylar :


Yazar kitabına şahsi hayatındaki bazı detaylara da yer vermiştir.

Örneğin ;romandaki Ragıp Bey'in hayatı yazarın büyükdedesiyle örtüşmektedir.

Bir başka detay ise romanda anlatılan  Şeyh Yusuf efendi'nin yazarın öz dedesi olmasıdır.





        




3 Şubat 2012 Cuma

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK DİNDAR BİR ADAMDI

yer :Balıkesir - Zağnos Camii

günlerden cuma


Türkiye`de cuma hutbesi okuyan ilk ve tek cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk oldu.





tarih : 1923

yer : Ankara, Türkiye Büyük Millet Meclisi

millet meclisinin yarısından çoğu ülkenin dört bir yanından gelen hoca - hafız kökenli mebuslardan oluşuyordu.bunların hepside atatürk`ün cumhurbaşkanlığında gerçekleşiyor.






tarih : 1 nisan 1924

Türkiye`de en yüksek devlet memuru maaşı, diyanet işleri reisine (başkanına) veriliyordu.







tarih : 1926

Mustafa Kemal Atatürk,Diyanet İşleri Başkanlığından çağın icaplarına göre Kuran-ı  Kerim'in tefsir edilmesini istemiş.Başkanlıkta bu görevi Elmalılı Hamdi Yazır'a (okan bayülgenin öz dedesine) vermiştir.





...



ve bunlar gibi daha birçok şey Mustafa Kemal Atatürk zamanında oldu.atatürk`ün dine verdiği önem sorgulanamaz bile.Hatta ileri gitmek istiyorum.Cumhuriyet tarihinin en dindar lideri Mustafa Kemal Atatürk`tür. O dini yobazların elinden almış ve dinimizin gerçek yüzünü bizlere göstermiştir.




 

1 Şubat 2012 Çarşamba

BARIŞ MANÇO'NUN ÖLDÜĞÜ GÜN GÖZYAŞI DÖKMEYEN ÇOCUK

O çocuk ben oluyorum evet. yeğenim yanı başımda hüngür hüngür ağlarken,ben ona gülüyordum.sadist biri olduğumu düşünmeyin.Sadece insanların bu adama neden bu kadar çok değer verdiklerini anlayamıyordum.Bütün akranlarım Barış Manço'nun televizyonda ödül olarak diş fırçası verdiği programı izlerken,ben çizgi film izliyordum.Çünkü bu adamın çocuklarla olan diyalogları hep bayağı olmuştu.

Büyümüşte küçülmüş değildim çocukluğumda.Sakın öyle düşünmeyin.Barış Manço'nun adam olur bu çocuk dediği programlara katılıp,kendimi tatmin edeceğime; sokakta arkadaşlarımla oynamayı tercih ederdim.Zaten onun ''adam olur bu çocuk'' dediği çocukların şimdiki hali ortada.

Barış Manço gazına gelmeyi,sokakta hayatı öğrenerek yaşamaya tercih eden jenerasyon ise daha bir gerçekçi oldu.Şimdi o nesil en azından sorgulayabiliyor.Polisten jop yiyebiliyor.Milletvekiline yumurta fırlatabiliyor.Sokaklara dökülebiliyor.

Ya diğerleri ... hani beyni, her yaptığı işten sonra ödül bekleyen çocuklar.onlara ne oldu.aaa pardon onların Barış abileri vardı değil mi.Hani onlara ''sen adam olursun'' vaadinde bulunan Barış abileri.Şimdi onlar ise sürüden ayrılmayan birer koyun oldu.Haksızlıklara boyun eğen,otoriteye karşı gelemeyen,sistemin köleleri oldular.


Ama en güzel yazıyı NİHAT GENÇ usta yazmış zamanında.Barış Manço öldükten sonra öyle bir yazmış ki,gerçekler kimilerine balyoz etkisi yaratmış.Kimileri ise inkar etmiş.Olmaz öyle şey demiş.İşte o '' olmaz öyle şey'' diyenlerin kimler olduğunu şimdi artık daha iyi biliyorsunuz.


İŞTE NİHAT GENÇ'İN O MÜKEMMEL YAZISI :



barış manço’nun ardından ağlamadım, üzülmedim, iyi-köt bir etki bırakmadı, bende. su hortumu gibi gözyaşı dökenleri, beyinleri yıkanmış zavallı insanlar olarak gördüm.
...
80’li yılların banu alkan’ı da nazan şoray değil miydi, ifadesi imkansız … * bir zeka sahibi, mafya işadamlarının … * başımıza sanatçı kim yaptı. en güzel parçasını vererek barış manço.

pop rüzgarları esip, coşkulu genç çocuklar onun şöhretini sollayınca, tüm popçuları toplayıp, tüzlerine baka baka onlarla sinsice dalga geçti, o klipte bulunan genç popçular, barış ağbi bizimle dalga geçti diye ağladılar, duyan olmadı. coşku dolu bir insan böyle cins dolu bir kalleşlik yapabilir mi?

şarkıcılığının yanı sıra tv’lerde eften püften, zeka, düşünce gerektirmeyen onbinlerce programı, basit maliyet, basit beyin gücüyle otuz yıl kim yaptı? eserine güvenen bir insan, ikinci, üçüncü tür çalışmalara kendisini bu kadar kaptırır mı?

kültürel zevksizliğini çocuklarına isim koyarken açığa vurmuş. biri doğukan, biri batıkan.

cenazesinin ardından hanımı onu hangi arabayla uğurladı: mafya filmlerinde olduğu gibi rolls royce’la…

barış manço’nun sesi güzel değildi, vasat bir sesle otuz yıl zirvede nasıl kaldı, bunu ancak demirel gibi siyasilerin de dayandığı bu ülkenin kötüler ve zorbalar ve uğursuzlar tarafından işgaliyle açıklamamız gerekirken, “o her zaman büyüktü” gibi sahtekarca konuşuyoruz.

eli kalem tutan herkes tansu çiller’den nefret ettiğini söylediği günlerde, dyp kadıköy’den başkan adaylığını koydu. gerçek bir sanatçının siyasi beklentisi ne olabilir..

barış manço, bir kez, o kadar itilmiş, yasaklanmış, dövülmüş, yazardan, sanatçıdan bahsetti mi? hayır. bu yüzden bizim de barış manço’yu yazmak aklımızın ucundan geçmedi. onu yazmamız için ölmüş olması gerekirdi, öyle oldu.
...